Ece Temelkuran, ben ve aşırı karşılıksız aşkımız.

07 EKİM EDEBİYAT , İLİŞKİLER , DENEME , ÖYKÜ

Tahmini okuma süresi: 5 dakika, 14 saniye.

2015, aşırı sıcak ve Temmuz… Ece Temelkuran olsa böyle başlardı bu hikayeyi anlatmaya… Fakat ben nispet olsun diye böyle girmedim. Gerçekten de 2015’ti, aşırı sıcaktı ve aylardan Temmuz’du… Bir roman yazmıştım. Yani romana çok benzeyen bir şey. Her şeyi romantize etmeye başladığım yıllar…

İsmi; “Filiz, buradasın!” Tam 2.5 sene sürmüştü bitirmem… Cesaretim göz kamaştırıyordu. Hala gözlerim dolar o günleri hatırladıkça… Taslağı kim okusa, romanın harikalığı yüzünden delirecek gibi oluyordu. Methiyeler düzüyor, saygı duyuyor ve takdir ediyorlardı. En ufak bir eleştiri yok, göz kaçırma yok ve üzerine söylenecek hiçbir şey yok… Her şey harikaydı ve herkes rolünü çok güzel oynuyordu… Bu kitap mutlaka basılacaktı ve aylarca, yıllarca çok satılanlar rafından inmeyecekti. İmza günlerine gitmekten bıkacak raddeye gelecektim… Bunları Duygu Şanlı söylüyordu. Ha, gittiğim her yere mutlaka Duygu’yu da götürmeliymişim. Götürmezsem küsermiş. Çok emeği geçmiş. Kolay değilmiş. Her cümlesini en az elli kere okumuş… Ya Mustafa Boylu’ya ne demeli! Asker tabii o sıralar. Her gönderdiğim paragrafta coşuyor. Her şeyde kendinden bir anı buluyor… Bulacak tabii kardeşim, az mı avantür günlerimiz geçti onunla. Lık Lık birahanesi falan. Ne dumanlı, ne dramatik, ne duygu yüklü günlerdi…

Ben de o sıralarda Ece’ye aşığım tabii. Ne biçim ses tonudur o, ne karakterli duruştur, ne güzel saçlardır onlar… İdeoloji, ön görü, anarko itiraz tavır… Hiç yokuşu yok… Şehrin en işlek caddesine heykeli dikilir. Bin yıl geçse unutulmaz. Bin yıl geçer, o heykelin önünde eylemler yapılır, nice aktivist hayatının aşkını bulur, nice şarapçıya yatak olur orası, o heykel… Ecenin taştan etekleri… Romanı bitirip yayın evlerine gönderdikten tam 6 ay sonra, Er Ryan’ı kurtarmak filminin açılış sahnesinde askerlerin üzerine yağan kurşunlar gibi, benim de üzerime yayınevlerinin red yanıtları yağmaya başladı. “Yayın programımıza uygun değildir!” Ne uygun yayın programınıza peki? Sıla’nın şiir kitabı mı uygun? Bin kere basılmış, kimsenin okumadığı, okumaya niyetlense bile yarıda bıraktığı, kitaplık süsleyen popülist eserler mi uygun? Ne uygun? Şeyma Subaşı mı, Celal Nalçakan mı, Ali Lidar’ın aşırı dramatik ergen hikayeleri mi uygun? Bunların hiçbirini soramadım tabii. Derin bir sükunete teslim oldum. Mustafa ile birlikte biralarımızı içerken, galiz küfürler ettik… Türk edebiyatının henüz hazır olmadığına kanaat getirdik, sustuk ve yaşamaya devam ettik. Yaşamak denilirse!

Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığımda, kahve demleyip Ece’ye bir mektup yazdım. Bütün olanları, hevesimi kıranları, acımasızca beni reddedenleri, herkesi ve her şeyi şikayet edeceğim bir mektup. Gönderdim. Günler, haftalar ve aylar geçti. Yanıt alamadım. Yanıt alamadığım için, kalbi kırılan, ruhu incinen her aşık gibi, isyan bayrağını çektim. Yeni bir mektup yazdım. Fakat bu sefer, edebiyata sığınmadan, ağızdan ne çıkarsa hani. O şekil… Şimdi buraya yazarken bile, bunları anlatırken bile utandığım şeyler de yazdım. Ne saygısızlığı kaldı, ne karakteri, ne duruşu, ne onur, ne haysiyet… Hiçbir şey bırakmadım. Kırıp döktüm. Sinirim geçmedi. Gittim Lık Lık’a, iki bardak birayı kafama diktim. Kederliydim sonuçta. Hem hikayem hem de aşkım karşılıksız bırakılmıştı…

Aylar geçti, Ece Temelkuran şehre geldi. Söyleşiye.

“Yollara sular dökün, bahçelere müjdeler edin,

Bahar kokular geliyor, o geliyor, o!

Yol verin, açılın, savulun, yüzü ak pak, bastığı yerleri ardında gündüz gibi bırakarak… ”

Minvalinde hemen yumuşadım tabii. Çünkü karşılıksız aşkın, tüketim tarihi yoktur. Benimkinin de yoktu. En ön sıraya çöktüm. Bir güzel dinledim. Sonra utanmadan kitap imzalatmak için sıraya girdim. O kadar lafı söyleyen, hakaretleri eden ben değildim sanki. O isyanı eden ben değildim… O sırada beni hatırlamayacağı, belki de yazdığım mektubu hiç okumamış olma ihtimalini düşündüm. Bu beni heyecanlandırdı. Çünkü beni tanımazsa, her şeye yeniden, hiçbir şey yaşanmamış gibi başlayabilirdik… Yarım saat sonra, kan ve ter göletinde yüzerken, sıra bana geldiğinde kafasını kaldırdı. Kısık gözlerle yüzüme baktı, güldü. Elimdeki kitabı çekti. Çekti, aldı, evet. Çünkü ben donmuştum. Kalbim, pili bitmek üzere olan oyuncak polis arabası gibi cızırdıyordu. Heyecandan. Şeftali yumuşaklığında sordu, “Kimin adına imzalayayım?” Bu şeffaf melodi, beni kendime getirdi. Kekeleyerek, adımı söyledim… Bu içinde eser miktarda bile meymenet bulunmayan adı duyunca, elindeki kalemi bıraktı önce. Yüzüme baktı. “Seni yaktım oğlum, görürsün şimdi!” der gibi, kafasını öne arkaya salladı… Ben de o sırada, birlikte fotoğraf çektirme fikrine sıcak bakıp bakmadığını sordum. Kesin bir biçimde, “Hayır,” dedi. “Seninle çektirmeyeceğim!” Sonra aldı eline kalemi ve şunu yazdı: “İbrahim Başeğmez’e, pozsuz!” İşte o anda beni hatırladığını anladım. Okumuştu. Kesin. Bu tavır boşuna değildi çünkü… Birkaç saniye sonra yumuşadı fakat. “Sen istiyorsan, uzaktan çekebilirsin. Yüzüne bakmayacağım!” dedi. İmzaladı kitabı, elime tutuşturdu…

"Sen istiyorsan, uzaktan çekebilirsin. Yüzüne bakmayacağım!"

Ah, Ece Temelkuran…

Ben hala o binanın kapısında duruyorum. Elimdeki kitap duruyor. Yüzümde gülümseme duruyor.

Sadece 10 kilo aldım, sırtım kamburlaştı ve saçlarımın yanları açıldı.

Bir gün mutlaka kahve içeceğiz.

Bu yazıya bir yerlerde rastlarsan mutlaka beni ara…

Rumuz: "saygısızmuhendis"



TUĞBA ARSLAN

Muhteşem bir hatıra ve yazıya döküş şekli...

13 KAS 2020 İbrahim BaşeğmezMurat Doğan

İBRAHIM BAŞEĞMEZ

hayal kırıklığı :P

13 KAS 2020 Murat DoğanMurat Doğan

MURAT DOĞAN

Sendeki de ne şans be kardeşim. Hep mi duvara tozlar bir insan ????

07 EKİ 2020 İbrahim BaşeğmezMurat DoğanMurat Doğan